Bir anıtın üzerinde üç matematikçinin adıyla karşılaşmak beklemediğim bir şeydi.
Neden matematikçilerin adı savaşla yan yana gelir?
Göğe doğru yükselen üçgen prizmaya yaklaşıyorum. Yüzeyleri harflerle, rakamlarla, birbirine karışan dizilerle kaplı. Bir matematik probleminin ortasında kalmış gibiyim. Bir anıttan çok, çözülmeyi bekleyen bir şey…



Pomnik kryptologów (Kriptologlar Anıtı)
İsimleri buldukça anıt da açılıyor.
Marian Rejewski.
Jerzy Różycki.
Henryk Zygalski.
Bir savaşın gidişatını, ateş hattında bulunmayan üç insanın etkileyebilmiş olması ne tuhaf. “Onlar Enigma’yı çözemeseydi, bugün yaşadığımız dünya aynı dünya olur muydu?” derken buluyorum kendimi.
Polonya bugün bildiğimiz Polonya olur muydu?
Başka ülkeler nasıl etkilenirdi?
Savaş uzar mıydı?
Dünya haritası başka türlü mü çizilirdi?
Birinin yazdığı mesajı, başka birine ulaşıncaya kadar tanınmayacak hâle getiren bir makine düşünün. Tuşa basıyorsunuz. Çarklar dönüyor. Her tuş vuruşunda düzen biraz daha değişiyor. Aynı harfe yeniden bassanız bile aynı sonuçla karşılaşacağınızın garantisi yok. Kelime kendi izini kendi içinde kaybediyor. Mesaj orada, fakat anlamı görünmüyor.
Üçünün yaptığı, bir şifreyi tahmin etmekten çok makinenin görünmeyen matematiğini açığa çıkarmak. Ortada tek bir dâhinin hikâyesi yok. Üç insanın birbirine eklenen aklı var.
Bu üç isimden biri, diğerlerinin arasından çıkıp uzun süre zihnimde kalıyor.
Jerzy Różycki.
Enigma’nın kırılması için çalışan bu matematikçi, bir görevden dönerken bindiği gemi Akdeniz’de batınca otuz iki yaşında hayatını kaybediyor.
Tarih bir satır yazıyor. Hayat o satıra sığmıyor.
Bir insanın kaç yaşında öldüğünü söylemek kolay. Ama o yaştan sonra yaşayabileceği yılları düşünmek başka. Neler yapacağını, kimin hayatına dokunacağını, hangi hayatların onunla birlikte değişeceğini hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
Tarih gerçekleşmiş olanı kaydediyor. Gerçekleşmemiş olan sessiz kalıyor.
“Enigma kırılmasaydı ne olurdu?”
Daha fazla gemi batabilirdi. Bazı kararlar gecikebilirdi. Savaşın bazı cephelerinde dengeler değişebilirdi. Savaş uzayabilirdi.
Bunlar tarih için süre, savaşın içindeki insan içinse bir yaşam.
Bir kışın daha cephede geçirilmesi. Bir mektubun daha gelmemesi. Bir evde boş kalan sandalye. Bir çocuğun büyürken babasının sesini hatırlamaya çalışması. Ve belki bütün bunların uzağında, hiç doğmamış bir insanın yokluğu.
Gerçekleşmemiş tarihin belgesi yok. Yalnızca ihtimalleri var.
“Ya olmasaydı?” sorusunun gücü belki de bu. Geçmişi değiştirmesinde değil, geçmişi kaçınılmaz görme alışkanlığımızı bozmasında. Olmuş olmak, kaçınılmaz olmak değildir.
Bugünün haritasına baktığımızda şehirleri yerli yerinde, sınırları olması gerektiği gibi görüyoruz.
Savaşların hemen öncesinde hep aynı kelimeler dolaşıma giriyor:
Gerekiyordu.
Kaçınılmazdı.
Başka yol yoktu.
Oysa başka yolların ne olduğunu, artık gidilmedikleri için unutuyoruz. Belki insanlığın daha çok hatırlaması gereken, savaşın başladığı günlerden ziyade henüz başlamadığı günlerdir.
Çünkü barış çoğu zaman görünmez.
Bir çocuğun okula gitmesi. Bir masanın akşam yemeği için kurulması. Bir annenin çocuğunun eve döneceğinden kuşku duymaması. Bir bilim insanının laboratuvarda yalnızca merakının peşinden gidebilmesi. Bir gecenin sirensiz geçmesi. Bunların hiçbiri tarihe yazılmaz.
Belki de barışın en büyük başarısı: Haber olmamak.
Savaşın görünmeyen kayıplarıysa daha sessizdir. Hiç yaşanmamış bir hayatın yasını kim tutabilir? Hiç kurulmamış bir evin boşluğunu hangi arşiv saklayabilir?
Barışın yalnızca var olan hayatları korumak olmadığını düşünüyorum. Henüz yaşanmamış hayatlara da yer açmaktır.
Anıta yeniden baktığımda üçgenin biçimi başka türlü görünmeye başlıyor.
Üç yüzey.
Üç isim.
Harfler ve sayılar.
Bir açıdan bakıldığında düzen, başka bir açıdan bakıldığında karmaşa.
Yaklaşıldığında isimler ortaya çıkıyor. Uzaklaşıldığında yeniden sayıların arasına karışıyorlar.
Üç matematikçinin hikâyesinde, insan aklının yalnızca gücü değil, bir çelişkisi de var.
Aynı akıl bir şifreyi çözebilir, bir hastalığa çare arayabilir, bir yıldızın hareketini hesaplayabilir.
Ama aynı akıl, karşısındaki insanı önce bir kategoriye, sonra tek bir kelimeye indirgeyebilir.
“Düşman.”
Bir insanı, hikâyesinden ve yüzünden koparıp tek bir kelimeye sığdırmak.
Belki de savaşın ilk sınırları haritalarda değil, dilde çizilir.
Anıtın çevresinde dolanırken üç isim yeniden zihnime doluyor.
Rejewski.
Różycki.
Zygalski.
İsimlerin çevresindeki sayılara bakıyorum.
Bir zamanlar okunamayan mesajlar. Birbirini izleyen çarklar. Her dönüşte değişen düzen.
İnsan geriye dönüp baktığında, bütün o dönüşlerin sanki başından beri tek bir sonuca doğru ilerlediğini sanıyor. Hiçbir çark dönerken bir sonraki konumunu bize söylemiyor. Ama biz geriye baktığımızda son konumu biliyoruz.
O yüzden geçmişte düzen görüyoruz.
Yaşayanlar için dünya, her an başka bir yöne dönebilecek kadar belirsiz.
Bir mesaj çözülebilir. Bir gemi kurtulabilir. Bir karar değişebilir. Bir insan eve dönebilir. Bir çocuk büyüyebilir.
Anıta son kez bakıyorum.
Üç isim hâlâ orada.
Sayılar sessiz.
Belki tarih, gerçekleşmiş ihtimallerin toplamıdır. Diğerleri kaybolmaz. Sadece isimleri olmaz.
Başka türlü olabilir miydi?
İnsan soruyu geçmişte bırakamıyor. Bir süre sonra, fark etmeden, kendi zamanına taşıyor.
Bugün hangi şeyleri kaçınılmaz sanıyoruz? Henüz kaybetmediğimiz hangi ihtimaller var?
Anıttan uzaklaşıyorum.
Üç isim yeniden sayıların arasına karışıyor.
Bu kez onları bulmaya çalışmıyorum.
Soru artık anıtta değil.
Henüz dönmemiş bir çarkta.
