Adını Koyuyorum: Öngörülmüşlük

Adını Koyuyorum: Öngörülmüşlük

Daha ne istediğini bilmeden ekranına bir video düşer ve tam da izlemek istediğin şey çıkar. Aramaya niyetlenmeden bir ürün önüne gelir. Cümleni sen kurmadan bir satır onu tamamlar. Çağımızın en sessiz deneyimi bu: istediğin şeyle değil, senin hakkındaki tahminle karşılanmak. Kendi istatistiksel hayaletinle.

Buna bir ad vermek istiyorum: öngörülmüşlük. Önerinin istekten önce gelmesi hâli.

Modernlik gerçeği temsil etme çağıydı; harita araziyi sadakatle anlatırdı. Postmodernlik —Baudrillard'ın deyişiyle— haritayı arazinin önüne, hatta yerine geçirdi. Bugün ise daha tuhaf bir şey oluyor: arazi, yani biz, henüz çizilmemiş bir haritaya uymak için kendimizi önceden biçimlendiriyoruz. Postmodernlik gerçeği yitirdi; biz geleceği yitiriyoruz — üstelik buna özgürlük diyoruz.

Asıl mesele şurada. Yüzyıllar boyunca bilgelik bize bir zorunlulukla barışmayı öğretti. Stoacı "elinde olmayanı bırak" derdi; tasavvuf teslimiyeti, Tao suyun yolunu salık verirdi. Hepsinin ortak sezgisi aynıydı: karşında sana aldırmayan bir kader var, onunla pazarlık edemezsin, o hâlde barış. Bilgelik, değiştiremediğine, zarafete boyun eğmekti.

Öngörülmüşlüğün kurnazlığı, tam da bu eski kadere benzemesinde. Oysa o bir kader değil. Karşındaki, sana hiç aldırmayan bir evren değil; senin dünkü hâlinin dondurulmuş, ortalamaya çekilmiş, satılabilir bir kopyası. Ve bu kopya sana geri veriliyor: önüne konan her öneri seni o kopyaya benzemeye çağırıyor. Eski bilgeliğin "boyun eğ, akışa bırak" reçetesini buna uygularsak, yanlış şeye teslim oluruz. Bu teslimiyet huzur değildir; huzur kılığına girmiş bir kendini-silmedir.

Direnmiyoruz, çünkü öngörülmek tuhaf bir biçimde görülmek gibi hissettiriyor. Ama tahmin edilmekle tanınmak aynı şey değil. Seni gerçekten tanıyan biri, seni şaşırtma ihtimalinle birlikte görür; sana açık bir gelecek gibi bakar. Tahmin ise yalnızca geçmişini okur, seni kapanmış bir dosyaya çevirir. En kötüsü de şu an gelir: tahmini gerçek ilgi sanıp, daha iyi "anlaşılmak" için kendimizi sadeleştirdiğimiz an. Anlaşılır olalım diye kendimizi yoksullaştırırız.

Peki ne yapmalı? Bu çağın disiplini eskinin tam tersi: öngörülemez kalmak. Güzel yanı, bunun için dünyadan kaçmak gerekmemesi — ne bahçeye ne tekkeye. Dünyanın içinde küçük bir duruş yeter. Kendinde bir köşeyi bağlanmamış, "optimize edilmemiş", hatta kendine bile okunaksız bırakmak. Her belirsizliği hemen bir tercihe indirgememek. Arada bir, verinde karşılığı olmayan bir şey yapmak — yenilik olsun diye değil, geleceğini açık tutmak için. Çünkü henüz olmadığın şey, çoktan olduğun şeyden daha değerlidir.

"Beni seven de beni öngörür; sabah kahve isteyeceğimi bilir," denebilir. Doğru, ama fark hayati: seni seven, şaşırttığında bozulmaz, sevinir; onun derdi senin özgürlüğündür. Modelin ne sevinme yeteneği vardır ne de özgürlüğünde bir çıkarı, tek derdi seni okuyabilmektir. Biri seni özgür ister, öteki okunaklı.

Belki de çağın sorusu artık "Neyin gerçek olduğunu nasıl bilirim?" değil, "Henüz olmadığım şeye nasıl yer açık tutarım?" Boyun eğilecek gerçek bir kader vardır; bir de, boyun eğmenin felaket olacağı bir kopya. İkisini birbirinden ayırabilmek — belki de bütün mesele bu.

Başatılı bir şekilde üye oldunuz First Magic | Dijital Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi
Great! Next, complete checkout to get full access to all premium content.
Tekrar hoş geldiniz! Başarılı şekilde giriş yaptınız.
Giriş yapılamıyor. Lütfen tekrar deneyin.
Success! Your account is fully activated, you now have access to all content.
Error! Stripe checkout failed.
Success! Your billing info is updated.
Billing info update failed.