Sabahları ilk neyi aradığımızı sorsalar, çoğumuz tereddütsüz “kahve” deriz. Uyanmak için, durmak için, bazen sadece susmak için. Oysa elimizde tuttuğumuz bu fincan, sandığımızdan çok daha uzun bir hafızayı taşır.
Kahvenin hikâyesi, bir alışkanlıktan önce bir merakla başlar. Rivayete göre Kaldi (ya da bazı kaynaklarda Halid), Etiyopya’da keçi çobanlığı yapan biridir. Bir gün sürüsündeki hayvanların meçhul bir bitkinin meyvelerini yediğini, ardından büyük bir canlılık ve enerji kazandıklarını görmüştür. Bunun üzerine söz konusu meyveyi kendisi de yemiş, aynı etkileri bu kez kendisi tecrübe etmiştir. Sonrasında bu keşfini yöresindeki bir din adamına göstermiş; din adamı bu meyvenin zararlı olabileceği düşüncesiyle meyveleri ateşe atmıştır. Ne var ki ateşten yükselen güzel kokular din adamının fikrini değiştirmiş ve bu gizemli bitkiyi daha yakından incelemesine yol açmıştır. Netice itibarıyla söz konusu din adamı, yaptığı denemelerin sonucunda insanlar için ideal kahve içeceğini keşfetmiştir.
Bu anlatı bir efsane olabilir ama kahvenin insanı harekete geçiren doğasını iyi anlatır. Tarihin daha sağlam kayıtları ise bizi 15. yüzyılda Yemen’e götürür. Sufi dervişler, uzun gecelerde uyanık kalabilmek için kahveyi içmeye başlar. Yani kahve, ilk kez keyif için değil, uyanıklık ve dikkat için hayatımıza girer.
Kahve kısa sürede sadece bedeni değil, sohbeti de uyandırır. Mekke’de, Kahire’de, Şam’da kahvehaneler açılır. İnsanlar bir araya gelir, konuşur, tartışır, düşünür. Tam da bu yüzden kahve hep biraz şüpheyle karşılanır. Yasaklanır, kapatılır, “fitne” ilan edilir. Ama hiçbir yasak, insanların bir fincan etrafında toplanma isteğini durduramaz.
Osmanlı topraklarına gelişi de bu uzun yolculuğun önemli duraklarından biridir. 16. yüzyılda, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sonrası kahve İstanbul’a ulaşır. Önce saraya, sonra halka karışır. 1550’li yıllarda açılan ilk kahvehaneler, sadece içecek sunulan yerler değildir; şairlerin, meddahların, satranç oyuncularının, meraklı zihinlerin buluşma noktasıdır. Bu yüzden kahvehaneler, kimi dönemlerde korkulan mekânlar olur. IV. Murad’ın sert yasakları bile kahveyi hayatımızdan çıkaramaz.

Bugün “Türk kahvesi” dediğimizde ise bir coğrafyadan çok bir usulden söz ederiz. Kahve bu topraklarda yetişmez ama pişirme biçimiyle, köpüğüyle, telvesiyle burada bir kimlik kazanır. Cezvede ağır ağır pişen kahve, aceleye gelmez. Belki de bu yüzden bizde kahve, zamana karşı küçük bir direniştir. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözü, sadece bir içeceği değil, paylaşılan anı anlatır.
Kahve Osmanlı’dan Avrupa’ya geçtiğinde de benzer bir işlev görür. Viyana’da, Paris’te, Londra’da açılan kahvehaneler; fikirlerin, itirazların ve yeni düşüncelerin mekânı olur. Aydınlanma Çağı’nın pek çok tartışması, kahve eşliğinde yapılır. Kahve nereye gittiyse orada konuşmayı da beraberinde götürür.
Bugün kahve çok daha hızlı tüketiliyor. Karton bardaklarda, zincir mağazalarda, çoğu zaman aceleyle. Ama yine de bir fincan kahve, hâlâ durup düşünmek için bir bahane. Belki de bu yüzden kahve, yüzyıllardır hayatımızda. Çünkü kahve sadece uyandırmaz; insanı insana yaklaştırır.
Ancak ben en çok, aceleye gelmeyen bir zamanda, özel bir fincanda içilen kahveyi seviyorum. Keyif için, sohbet için, bazen de sadece kendimle kalmak için. O halde bu yazımızı bir kahve şiiri ile bitirelim.
Ne güzel demiş Cemal Süreya
Kahve içiyorum,
başım döndü.
Gözlerim karardı,
dünyayı gördüm.
Adem Canözer
