Önce kendimi tanıtayım: UNESCO tarafından "Çocuk Yılı" ilan edilen bin dokuz yüz yetmiş dokuz yılında, o dönemin mahir, gönlü cömert marangozu Mehmet Usta'nın ellerinden; kesilecek ağaçları işaretleyen genç ormancı Osman Şef'in seçtiği Kapıdağ’ın kestane ağacından yapılma sade bir oturma bankıyım. Üstümdeki tek renk; adım sanılan, benim seçmediğim, yerel yönetimin adının gururla yazıldığı harflerin rengi olan maviydi.
Anladığınız üzere yeni imal edilip denize yakın koca çınarın —koca dediğim, Cumhuriyet'in ilanından öncesi var diyorlar yaşına— denizi gören tarafına henüz bugün konuldum. Az ötemdeki banka gözlerim kayıyor; üstünde aşınmış yerler, hoyratça çakıyla atılmış çentikler, acemice kazınmış, çoğu isim olan kelimeler... Benim yıllar sonra olacağım hâlim olduğunu düşünürken kendi dört bacağıma kayıyor gözlerim bu kez; üstümde oturup taşıyacağım insanları düşünüyorum. Eminim çay bahçelerine bakan tarafta olan bank benim yerimde olmak istiyordur. Sabırsızlıkla üzerimde nefeslenecek insanları merakla beklemeye başlıyorum.
Birileri yaklaşıyor, şimdilik susuyorum; dinleme vakti:
— Hanım, az soluklanalım şurada, diyor beyaz saçlı, yaşlıca adam.
— Olur Bey, diyor başörtüsünden anladığım kadarıyla Allah korkusu olan yaşlıca kadın.
Sonrası sessizlik. Merakla hangisi önce konuşacak diye bekliyorum. Boğazında gıcık varmış gibi öksürüyor başörtülü kadın; yutkunuyor, aniden ama kısık bir sesle:
— Bey, kıza bir talip var. Yaşı da münasiptir, ne dersin? deyiveriyor.
Sanki hiç kesilmemiş, hızardan geçmemiş, çiviler çakılmamış gibi köklerim sızlıyor; sanki baba benmişim gibi.
— Kız ne diyor? deyiveriyor kelimeler ağzından fırlarcasına beyaz saçlı adamın.
İçinden, başkaları sormasa da o kızına sormak istiyor gibi; belki kızı okumak ister diye...
— Oğlan memurmuş adliyede, ailesi de yerlisiymiş buraların, deyince kadın, sustu, hiç konuşmadı beyaz saçlı baba olan adam. Usulca başını öne eğdi. Yine köklerim sızladı. "Her misafirde böyle mi olacak?" diye düşünürken geldikleri gibi ağır adımlarla giderlerken arkalarından bakıyorum unutmamak için; ne de olsa onlar ilk misafirim.
Bir saat kadar sessizce bekledim. Tam içim geçecekken elini sımsıkı tuttuğu oğlan çocuğuyla, kıyafetinden resmî bir kurumda çalıştığını düşündüğüm bir genç kadın yaklaşıyor; kulaklarımı kabartıyorum, susuyorum; dinleme vakti:
— Oğlum, niye kaçıyorsun? Elimi bırakma bir daha, derken altı yedi yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim, üstünde eski ama temiz giysileri olan deniz rengi gözlü oğlan çocuğu ağzını açsa da gerisini getiremedi; gözleri, kendi gibi deniz mavisi olan annesinin bakışıyla çakışınca.
— Evladım, yapma bunu bana. Bir tek sen kaldın, üzme beni sen de. Bak, sıcak lahmacun tezgâhı var şuracıkta, hadi alıp yiyiverelim. Sen bekle burada, olur mu? deyip ayakkabıları topuklu olsa da hızlıca seyirtiverdi lahmacun satan bıyıklı adamın tezgâhına.
Elinde iki paket lahmacunla döndü; birini kendi, diğerini oğlan iştahla yemeye başladılar. Nerede yapıldı, neyle yapıldı, kim yaptı düşünmeden... "Ben niye bunu düşünüyorum?" derken karnı doyan oğlan:
— Anne, babam ne zaman gelecek? dedi.
— Biz onun yanına gideceğiz Allah baba nasıl yazdıysa, diyerek cevap verdi kadın.
— Ya Allah baba bizi unutursa? dedi oğlan.
— Unutmaz, dedi akan gözyaşını saklamak için başını çeviren kadın.
İçinden, "Adliyede beraber çalıştığım Mustafa Bey beni alsa tüm sıkıntılarımız biter ama dul kadını kim alır, bulmuşlardır ona genç kız..." diye düşündüğünü anlayınca köklerim sızladı yine. Ben işin içinden çıkmaya çalışırken oğlan kaçarcasına kalkıp koşunca annesi de kalktı ardından, belli belirsiz sabun kokusunu bırakarak. Hani "içim geçmek üzereydi" demiştim ya; tüm kılcallarım, yaş halkalarım, çivilerim uyandı bir anda.
Kendimi toparlayamadan elinde okul çantası, siyah önlüğü, kolalı beyaz yakasıyla; buğday tenli, kara üzüm rengi saçlarını kulak üstünden iki belik yapmış bir kız oturuverdi annenin sıcaklığı henüz soğumamış yerine. Yıpranmış çantasının kilidini açtı, saman rengi kâğıda kurşun kalemle yazılmış cümleleri yüksek sesle okumaya başladı:
— Çocuk yılı kutlu olsun. Siz çocuklar için mi yaptınız bu yılı? Oysa biz çocuklar almadık daha payımızı. Ben üç çocuklu bir ailenin en büyüğüyüm, yaşım on bir, hiç çocuk olamadım daha. Kolları sürekli çıktığı için annemin don lastiğiyle bağladığı, saçsız bir bebeğim var. Ama gözüm, dayımın erkek kardeşime aldığı plastik gemide...
"Ne güzel okuyordun küçük kız, niye sustun?" derken boğazını temizledi, şöyle bir dik oturdu, okumaya devam etti:
— Kızamıkçık olmuşum, babamın götürdüğü askeriye doktoru öyle dedi. Ateş içinde yatarken okula iki hafta gitmediğim için merak eden öğretmenim eve gelince söyledi öykü yarışması olduğunu. "Senin yazın güzel, yaz bakalım, hem hastalığın çabucak geçer." dedi. Ben de yazdım bu satırları...
Yine durdun küçük kız. Öyle heyecanla okuyor ki nefesi yetmedi tabii kızanın. Kolundaki saate baktı; elindeki kâğıtları hızlıca yıpranmış çantasına özenle yerleştirdi. Geldiğinden daha hızlı kalkıp uzaklaştı bir anda. Kara üzüm rengi saçlı kız gidince yine bir sessizlik oldu. Martıların çığlıklarını duydum. Çınar ağacının dallarında gaklayan kargalardan biri, az önce yere düştüğünde nasibine düşen lahmacundan geri kalanı aşağıya bırakıverdi. Of ya! Oldu mu şimdi, tertemiz oturağıma yapılır mı bu? Kimse oturmayacak artık; denize baksam da çınarın gölgesinde olsam da...