“Arzularının peşine düşen kişi, önüne düşen reçetelerin kurbanı olur.” Bu cümle, bizim belki de en sessiz trajedimizi özetliyor. Çünkü arzu etmek, başlı başına bir özgürlük edimi gibi görünür; oysa çoğu zaman özgürlüğün değil, en ince esaretin kapısıdır. Spinoza, “arzu insanın özüdür” derken, arzunun bizi var eden, bizi hareket ettiren temel kuvvet olduğunu söylüyordu. Ama arzu, kendi başına bir yön bilmez. Bir nehir gibidir; akar, fakat yatağını çoğu zaman başkaları kazar.
Lacan’ın o çarpıcı tespitini hatırlayalım: “Arzu, ötekinin arzusudur.” Yani biz, gerçekten istediğimizi sandığımız şeyi çoğu zaman bize istetilmiş olarak isteriz. Çocukluğumuzdan itibaren önümüze konan modeller, beğeniler, idealler; bunların hepsi arzularımızın sessiz mimarlarıdır. İnsan, kendi arzusunun değil, kendisine arzulatılanın peşinden koşar ve bu koşunun sonunda kendine değil, başkasının çizdiği bir hayata varır. Bugün bu mesele, tarihte hiç olmadığı kadar keskin bir hâl almış durumda. Tüketim toplumu, arzuyu üretmeyi bir endüstriye dönüştürdü. Reklamlar bize neyi arzulayacağımızı, algoritmalar neye bakacağımızı, sosyal medya kimin gibi olacağımızı fısıldıyor. Mutluluğun reçetesi var, başarının reçetesi var, hatta huzurun bile reçetesi var. Önümüze sürülen her formül, “şunu yaparsan tamamlanırsın” diyor.
Oysa Byung-Chul Han’ın tabiriyle bu, performans öznesinin trajedisidir: Kişi, kendini gerçekleştirdiğini sanırken aslında kendisini tüketir. Çünkü reçeteler, içimizdeki boşluğu doldurmaz; o boşluğu büyütüp bize tekrar tekrar satar. Arzu ettikçe yorulur, yoruldukça yeni bir reçete arar; bu çark, modern insanın sessiz tükenişidir. Peki çıkış nerede? Çare, arzuyu reddetmek değil. Çile, arzunun bastırılması değil, onun terbiye edilmesidir. Mesele, arzunun peşinde sürüklenmek yerine, arzunun başına geçebilmektir. Sokrates’in “kendini bil” çağrısı da, tasavvuftaki nefs terbiyesi de aynı kapıya çıkar: Kendi arzunu tanımak. “Ben gerçekten neyi istiyorum, bana ne istetildi?” sorusunu sorabilen kişi, reçetelerin kurbanı olmaktan çıkıp kendi hayatının yazarı olmaya başlar. Bu, kolay bir uyanış değildir; çünkü kendi arzusuyla yüzleşmek, çoğu zaman kendisine yabancı olduğunu fark etmektir. Ama hakiki bir hayat ancak bu yüzleşmenin ardından mümkündür. Ancak burada ince bir çizgi daha var: Arzunun terbiyesi, kolayca yeni bir performans biçimine dönüşebilir. "Kendi hayatının yazarı olmak" hedefi, farkında olmadan başka bir reçeteye dönüştüğünde, kişi bu kez de kendini sürekli optimize etme zorunluluğunun içinde bulur. Oysa asıl mesele, hayatın her ânını yazmak, her boşluğu doldurmak, her belirsizliği bir tarifeye bağlamak değildir. Byung-Chul Han'ın performans öznesine getirdiği eleştiri tam da buraya düşer: Kendini gerçekleştirme buyruğu, özgürlük kisvesi altında yeni bir tahakküm biçimi olabilir. O yüzden belki de hakiki terbiye, hayatın "yazılamaz" ve reçeteye dökülemez taraflarına razı gelebilmektir. Belirsizliğin, tamamlanmamışlığın ve eksikliğin içinde huzurla durabilmek; kendini sürekli bir proje olarak görmekten vazgeçmek. Bu, pasif bir teslimiyet değil, aksine derin bir disiplindir: Sessiz çağrıya kulak verme disiplini.
Sonuç olarak, arzu insanın hem en büyük gücü hem de en ince zaafıdır. Yönsüz bir arzu, en güzel reçetelerin kurbanı olur. Yönünü bulmuş bir arzu ise hiçbir reçeteye ihtiyaç duymaz; çünkü artık peşinden koştuğu şey, bir başkasının tarif ettiği mutluluk değil, kendi varoluşunun sessiz çağrısıdır. Ve belki de o çağrının en derin fısıltısı şudur: "Tamamlanmana gerek yok; olduğun hâlinle, eksikliğinle, tarif edilemezliğinle yetersin." Reçetelerin sustuğu yerde, işte bu razı geliş başlar.
Selahattin Demir
