İnsan birçok şeyi seçer. Yaşadığı şehri, dostlarını, mesleğini…
Hatta zamanla kim olacağını bile.
Ama adını seçemez.
Daha konuşamadan önce bile onunla çağrılır. Ömrün boyunca duyduğunda döndüğün ilk kelime olur. Belki de bu yüzden isim, insanın taşıdığı ilk mirastır.
Çocukken adıma mesafeliydim. Söylediğimde çoğu kişi ilk seferde anlayamazdı. Tekrar ederdim. Sıklıkla yanlış söylenirdi. Düzeltmezdim. Bir süre sonra insan, yanlış duyulana da alışıyor.
“Meziyet” diyenler olurdu. Söylemesi daha kolaydı belki. Bazen düşünürüm; yakıştırdıkları o isimle büyüseydim, başka biri olur muydum?
Yoklamada ismim okunurken sınıfta oluşan o kısa sessizlik…
Hâlâ aklımda.
Çocuklukta insan kalabalığa karışmak ister. Görünmeden yaşamak. Açıklama yapmadan…
Büyüdükçe şunu fark ettim: İnsan biraz da seçmedikleriyle yaşar.
Adımı dedem koymuş. Neden bu isimdi, soramadım. Onu kaybettiğimizde küçüktüm. Uzun süre adım, bana bırakılmış bir emanetten ibaretti.
Sonra bir gün anlamını öğrendim.
Mezide…
Artmak.
Çoğalmak.
Ziyade olmak.
Hep aynı kelimeydi ama ben aynı değildim. İnsan, taşıdığı adın içine doğru büyüyor sanki. Belki de bu yüzden yıllardır eksik bir yere bir şey koymaya çalışıyorum. Sorgulayarak, öğrenerek, üreterek, çoğaltarak…
Bazı isimleri duyduğumuzda zihnimizde bir karakter beliriyor. “Aslan” ürkek birini aklımıza getirmiyor. “İpek” dediğimizde sert, kaba birini bu isme yakıştıramıyoruz. Sanki isimler, insan doğmadan önce üzerine bırakılmış ilk beklenti gibi.
Bunları düşündüğümde aklıma hep aynı soru geliyor. Biz mi ismimizi taşıyoruz, yoksa ismimiz mi bizi?
Bir isim yalnızca bir sözcük değildir. İçinde aile vardır, geçmiş vardır. Beklentiler, anılar, hatta hiç tanıyamadığımız insanların izleri…
Belki de bu yüzden insan, zamanla kendi adının içine yerleşiyor. Ya da insan, kendisine söylenen şeye mi dönüşüyor?
Buna verecek kesin bir cevabım yok.
Ama şunu biliyorum:
Hayat, bize verilen ismin içine yavaş yavaş yerleşme hikâyesi olabilir.
Ve bazı isimler sadece söylenmez.
İnsanın içinde taşınır.
