“Çocukluğunuzdan bir anı” desem zihniniz nereye gider?
Bir doğum günü kutlamasına mı?
Dizinizi yaraladığınız bir sokağa…
Okulunuzun uzun koridorlarına…
Yoksa yaz akşamları açık pencereden içeri dolan ıhlamur kokusuna mı?
Hayat, birkaç sahneye sığmayacak kadar uzun. Binlerce gün, binlerce sabah, binlerce akşam geçip gidiyor. Ama yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda sanki bütün ömrün içinden yalnızca birkaç görüntü kalmış gibi. Geri kalan her şey sessizce çekiliyor.
O görüntüleri biz mi seçiyoruz, yoksa onlar mı bizi?
Ben bu soruyu ne zaman kendime sorsam tek sahne beliriyor.
Bir köy evi. Duvarında yeri hiçbir zaman değişmeyen siyah beyaz bir fotoğraf. Fotoğrafın üzerinde özenle işlenmiş beyaz bir kanaviçe örtü.
Amcamı ben doğmadan bir buçuk yıl önce kaybetmişiz. Yasın hâlâ evde dolaştığı günlere doğmuşum. Çocukluğum boyunca o evde, hiç tanımadığım bir insanın yokluğunun acısıyla büyüdüm.
Yaz tatillerinde babaannemin evine giderdik. Hiç kimse neyin nasıl yapılacağını söylemezdi ama önce fotoğrafın üzerindeki örtü usulca kaldırılırdı. Fotoğraf silinir, örtü silkelenir ve yerine bırakılırdı. Her sabah aynı sırayla, aynı özenle.
O zamanlar bunun neden yapıldığını hiç düşünmezdim. Sadece olması gereken bir şeydi.
Amcamı hiç görmedim. Anlatılan hikâyelerden, yarım kalan cümlelerden, fotoğraftaki bakıştan zihnimde ona bir hayat vermiştim. Siyah beyaz bir fotoğrafa bakarken onun sesini duyabiliyor, nasıl güldüğünü hayâl edebiliyordum.
Ölümün ne demek olduğunu öğrendiğimde, yasını tutarak büyüdüğüm amcamı ikinci kez kaybetmiştim.
Yıllar sonra ablamla, çocukluğumuzu konuşurken o kanaviçe örtüden söz ettim. Hatırlamadı.
Ne örtüyü… Ne fotoğrafın her sabah özenle silinişini…
Üstelik ablam, bebekliğinde amcamın kucağında gezinmiş.
Aynı evde büyümüş iki insan, o sahnenin içinde hiç karşılaşmamış gibiydik. Oysa köye gittiğimizde birlikte sofraya oturmuş, bahçede koşmuş, dut ağacına tırmanmıştık.
Ben ise hiç tanımadığım birini hatırlıyordum. Hatırladığım, onun hakkında anlatılanlardı. Fotoğrafın önünde yapılan o sessiz tören. Kanaviçenin her sabah usulca kaldırılışı.
Hatırladıklarımız yaşamımızın bir parçasıysa, bize anlatılanlarla dolan boşluklara ne ad verebiliriz?
Ya hiç hatırlayamadığımız şeyler bizi hatırlıyorsa?
Bazı soruların cevabı yoktur.
Belki de olmamalı.
Belki de o görüntüleri biz seçmiyoruz.
Belki de biz hatırlamıyoruz.
Hatırlanan şey biziz.
