Herkesin elinde bir telefon, dünyadan kopmuşlar sanki. Tamam, bir şey demiyoruz. Çağa ayak uyduracaklar, uyduracağız ve şu an bu olayı gerçekleştiriyoruz. En az kavga ve endişe ile bunu da atlatacağız elbette, hangi olay sürekli kaldı ki?
Sabaha kadar telefon ellerinde, uyku düzeni diye bir şey yok, çok sinirliler, gözleri bozulacak, yemek düzenleri bozuk, aile içi iletişim anne baba sayesinde birinci vitesle seyrediyor; o uykusuzlukla okula gidiyorlar ve nasıl oluyor da bu çocuklar derslerde de başarılı oluyorlar? Hep arkadaşları ile geziyorlar... Ebeveynlerden en çok gelen şikâyetler bunlar. Ya gençler ne düşünüyor? Çağın getirdiklerini yaşadıkları için hâllerinden memnunlar. Dolayısıyla herkes kendine göre haklı.
Bir kişinin ne yaşadığını anlamak için bir süre onun yerine koymak gerek kendimizi, yani duygudaşlık yapmak. Ben de öyle yaptım. Aldım elime telefonu ve beş uzun gece, beş uzun gün boyunca sosyal medyanın birkaç hesabında kesintisiz yer aldım. Araştırmak ve incelemek amaçlı değil, öyle bir şey paylaşıp bırakmak için de değil… İki yetişkin çocuk annesi olarak az çok evdeki durumu biliyorum. Mesela önce bir taşınabilir şarj aleti lazım, prizden uzak kaldığın anda devreye girsin hem de yerdeki uzatma kabloları kalksın diye. Çünkü telefonun şarjı sürekli bitiyor ve telefon hep şarjda duruyor. Arada telefonu buzdolabına koyup soğutmak gerekiyor; aşırı ısınıyor. Bunlar ön hazırlıklar, sanırsın sefere çıkıyorum. Çocukluğumdan beri, geceleri yazdığım ve okuduğum için uykusuzluğa alışkın bir bünyem var, orada sorun yok… İlk gün sabahtan başladım. Bol bol paylaşım yaptım, beğeni yaptım, paylaşımlara yorum yaptım. "Kaç beğeni almışım?" diye bekledim başında paylaşımların, “Tadını çıkarayım bari,” dedim.
Gece boyunca çevrimiçi olan arkadaşlarıma “Uyumadın mı hâlâ?”, “Nasılsın?” yazıp süreci başlattıktan sonra yatağın içinde kıvrılıp vücudumun uyuşan yerlerini, özellikle ellerimi, arada hareket ettirip bir yandan müzik dinlediğim için kulaklığıma mukayyet olmaya çalışıyorum. Sabaha kadar yazışmanın sürmesi gerekiyor diyorum ama bizim kızlar tek tek “İyi geceler,” dileyip yatıyorlar. "Neyse, çok özleşmişiz, iyi oldu," deyip kalan iki kişiyi de uğurladıktan sonra diğer hesabıma geçiyorum. Orada da çevrimiçi olan birkaç kişiyle yazışıp “Özleşmişiz, görüşelim en kısa zamanda,” deyip bir sürü kişiye söz veriyorum. Gece duama, “Allah’ım, arkadaşlarıma sosyal medya hesaplarımda verdiğim sözleri tutmam için bana gerekli zamanı ver!” diye ekleme yapıyorum. Ve gençleri o sırada çok iyi anlıyorum. Ertesi gece daha çoğalmış olarak kızlarla sohbete devam ediyoruz. Sabaha doğru çevrimiçiyken sosyal medya hesaplarından birinde çocuklarımla karşılaşıyorum. Uyanık olmam değil, çevrimiçi olmam şaşırtmış onları. Durumu anlatıyorum, gülüşüyoruz. Odalarından yanıma geliyorlar, “Yat artık, saat kaç biliyor musun?” diyorlar. Yetişkin bireyler oldukları için rahat olduğumu hissettiğim anlardan birini daha yaşıyorum o anda…
Gün içinde biraz uyumak niyeti ile yatıp deliksiz uyuyarak altı saatimi boşa harcıyorum. Yazın tatil zamanına denk getirdiğim bu uygulamayı yoğun çalışma döneminde yaşamış olmayı düşünmek bile istemiyorum. Ve o sırada hem gençleri hem ebeveynleri çok daha iyi anlıyorum. Uyku ve yemek düzenim, her şeye yoğunlaşmam bozuluyor. Biraz gergin mi hissetmeye başladım? Ben hiç gerilmem aslında, çok nadirdir. Kendimi, çocuklarımı, babamı ve annemi, tüm sosyal medya bağımlılarını ve ebeveynleri beş günlük deneyimimde çok daha fazla anlıyorum… Hiçbir şey hep aynı kalmaz, zamanı gelince bu olay da yerini başka bir şeye bırakacak.
Nuray Çetingöz
