Televizyonda neler var diye bakarken, genellikle kayıp ve cinayet vakalarını çözen programlara denk geliyorum. Ben de çok meraklıyımdır; "Ne olmuş, nasıl olmuş?" diye izlerim. Cinayet romanım için bazen bu olaylardan besleniyorum. Diğer konular başladığında sıkıldığım için televizyonu ya kapatır ya da kanal değiştiririm. Kanallar arasında gezindim; çoğunda aynı haberler, bir diğerinde magazin dedikodusu var. Belgesel kanalını açtım; kaplanın ağzında, kanlar içinde bir geyik... Bu vahşete hiç dayanamam. Hasta olmasam yazılarıma devam ederdim ama kafam kalkmıyor; başım piknik tüpü ağırlığında, boynum taşımıyor. Yatmaktan başka çarem kalmadı ve döndüm yine ilk kanala.
Yirmili yaşlarda bir kızcağızın ayrıldığı eşi, üç aylık bebeğini kaçırmış; kızcağızın iki gözü iki çeşme. Hangi vicdana sığar, bu kadar küçük bir bebek annesinden nasıl kaçırılır? Kadından intikam alacağım diye bebeği cezalandırıyor. Bir diğer konuya geçildi; kadın üç çocuğunu ve eşini bırakıp başkasına kaçmış. Eşi, "Evine dön," diye yalvarıyor. Adamcağız, karısının kendisini beğenmeyip başka bir erkeğe kaçtığının farkında bile değil. O kendini düşünüyor; onsuz yaşayamazmış, çocuklarını öksüz bırakamazmış. Kadın gayet aklı başında kararını verip gitmiş, sen hâlâ niye "Dön," diyorsun be adam? Eskiden insanlar ne kadar gururluymuş, başkasına kaçan kadını kabul etmezlermiş. Nerede bu insanlar, ne zaman bu hâle geldik? Şan, şeref gibi kelimeler anlamını yitirdi, yok oldu.
Bir başkası ise üniversite mezunu genç bir kız; sosyal medyadan biriyle tanışıyor. Evlenme vaadiyle, karşısındaki genç hakkında hiçbir şey bilmeden ona inanıyor. Adamın adı, yaşı, okulu ve daha birçok şeyi yalan çıkıyor. İş kurma bahanesiyle kıza bankalardan yüklü miktarda kredi çektiriyor, şifrelerini alıyor ve kızımız onu arayıp telefonlarına cevap alamayınca aklı başına geliyor. Geliyor mu acaba? Çünkü adam onunla evlenirse parayı istemeyecekmiş! Şaşkınlık içinde izliyorum; zavallı babacığı yıllardır biriktirdiği parasını kızının kredi borçlarına yatırıyor. Oysa kız, kendisini kandıran adama dönmekten bahsediyor. İçimden "Yazıklar olsun," kelimeleri dökülüyor. Kızlarımıza okuyun diyoruz ama aklınızı kiraya verin demiyoruz ki.
Ya köylerden gelenlere ne demeli? Hiç köy yaşantısını bilmem ama eskiden beri köylerde yaşamın daha masum olduğunu; edepli, samimi, çalışkan insanların var olduğunu düşünürdüm. Tabii ki bu benim zihnimde yarattığım bir köy imgesi ama böyle köylerin de eminim ki sayısı çoktur. Bir cinayet vakası işleniyor; ilişkili olan kim varsa davet ediliyor, koltuklara sıralanıyorlar. Sunucu olayla ilgili sorular sordukça altından neler çıkıyor neler, ağzınız açık kalır. O onun karısıyla, diğeri ötekinin kocasıyla beraber... İşin içinden çık çıkabilirsen! Köylerinden hiç çıkmamış insanlar, sosyal medyanın uçsuz bucaksız derinliklerinde dolaştıkça ortada ne aile kalıyor ne de gözleri çocuklarını görüyor. Kötü alışkanlıklara çok çabuk adapte olabiliyorlar. Bu durum, belki de yıllardır üzerlerinde hissettikleri baskıdan kaçmanın bir yolu olarak görülüyor. Aileler erkek çocuklarını "Büyüdü," deyip evlendiriyor ama elleri kolları devamlı çocuklarının üzerinde oluyor, sürekli bir kontrol kuruluyor. Erkek; eşi ile aile büyükleri arasında baskı altında kalıyor. Kızlar zaten okutulmuyor; önce babasının ve ağabeyinin, evlenince de kocasının baskısı altında yaşıyor. Çoğu şiddet görüyor, ağzını açamıyor. Cep telefonları, böyle baskı gören insanlar için özgürlüklerine kavuşma sahası olarak görülüyor. Ancak hoşça vakit geçirebildikleri bu alan, onlara bazen büyük zarar veriyor.
Peki, büyük kentlerde yaşayanlarda durum nasıl? Kadınlar daha mı özgür? Akşama kadar çalışıyorlar, eve geldiklerinde de işler aynı hızla devam ediyor. Yemek, çamaşır, ütü, çocuk derken yatağa yorgun giriyorlar. Her gün aynı döngü; telefona bakacak zamanları olmuyor. Sadece öğle yemeği saatinde veya evde boş vakit bulurlarsa bakabiliyorlar. Hafta sonları eğlenmek için plan yapabiliyorlar ve bu da onlara yetiyor. Şehirde de genellikle işi olmayan, bol vakti olan insanlar, tıpkı ufak yerleşim yerlerindekiler gibi telefonda hiç yararı olmayan sitelere girip tehlikelere açık hâle geliyorlar. Her birey kendinden sorumlu olduğundan bu tehlikeli sitelere yasak konmuyor. Ara sıra ülkeyi yönetenler bu sitelerin yasaklanacağını söylüyorlar ancak bir süre geçince unutuyorlar. "Sansür olmamalı," diyenler genellikle büyük kentlerde yaşayanlar. Bana göre asıl sansüre ihtiyacı olanlar, tehlikeye açık küçük yerleşkeler. Yapılabilir mi bilmiyorum ama bazı sitelerin kapatılmasını denemeye değer buluyorum; tıpkı doğurup doğurup bebeklerini yuvaya bırakan annelere karşı önlem alınmasını istemek gibi. Bir kişinin özgürlüğünün başladığı yerde, diğerininki bitmemeli.
MÜJGAN ERSUNA
