








Tarihin, efsanelerin ve âdeta zamanın durduğu o mistik atmosferin kalbine, Şanlıurfa’ya doğru uzanan bir yolculuğun hikâyesidir bu. Atılan her adımda binlerce yıllık bir geçmişin fısıltısını duyduğunuz bu kadim şehir, sadece gözünüze değil, ruhunuza da dokunuyor.
İşte kendi gözümden, Urfa’nın büyüleyici sokaklarında kaybolduğum o unutulmaz rota:
1. Efsanelerin Kalbi: Balıklıgöl Çevresi
Urfa’ya varır varmaz ayaklarım beni doğrudan şehrin ruhu sayılan Balıklıgöl (Halil-ür Rahman ve Aynzeliha Gölleri) çevresine götürdü. Burası âdeta bir vahadan farksız. Suyun üzerindeki yeşil haleler, asırlık çınar ağaçları ve gökyüzüne uzanan zarif minareler insanı hemen sakinleştiriyor. Hz. İbrahim’in ateşe atıldığında düştüğü yer olarak bilinen bu kutsal mekânda, suyun içinde âdeta bir ritimle yüzen yüzlerce balığı izlemek insanı derin bir huzura sevk ediyor.
Hemen yanındaki Aynzeliha Gölü’nün kıyısında oturup demli bir kaçak çay içmek, suyun yüzeyine vuran tarihî taş kemerlerin yansımasını seyretmek yol yorgunluğumu bir anda alıp götürdü.
2. Şehre Yukarıdan Bakış: Urfa Kalesi
Balıklıgöl’ün hemen arkasında, tüm heybetiyle şehri selamlayan Urfa Kalesi’ne doğru tırmanıyorum. Merdivenleri çıkarken hafifçe nefes nefese kalsam da yukarıya ulaştığımda karşılaştığım manzara her saniyeye değiyor.
Mancınık Sütunları: Kalenin tepesinde yükselen ve halk arasında "Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı mancınıklar" olarak bilinen o iki devasa sütunun yanında durmak ürpertici ama bir o kadar da büyüleyici bir his. Buradan aşağıya baktığınızda, bir yanda yeşillikler içindeki Balıklıgöl, diğer yanda labirent gibi uzanan tarihî Urfa evleri ve uzaklarda kaybolan Mezopotamya Ovası'nın silüeti ayaklarınızın altına seriliyor.
3. Tarihin Gizemli Odaları: Kızılkoyun Nekropolü
Kaleden ayrılıp rotamı son yıllarda Urfa’nın arkeolojik zenginliğine bambaşka bir boyut katan Kızılkoyun ve Haleplibahçe Nekropol alanına çeviriyorum. Burası tam anlamıyla bir yer altı şehri. Roma ve Bizans dönemlerine ait düzinelerce kaya mezarının titizlikle gün yüzüne çıkarıldığı bu alanı gezerken zaman algımı tamamen kaybettim. Taşların içine oyulmuş bu anıtsal mezarların, aile odalarının ve taban mozaiklerinin arasında yürümek, yüzyıllar önce bu topraklarda yaşamış insanların hikâyelerine dokunuyormuşum gibi hissettirdi.
4. Hayatın ve Esnafın Ritmi: Haşimiye Meydanı
Gezinin son durağında ise Urfa’nın gerçek ritmini yakalamak için kendimi Haşimiye Meydanı’na ve onun etrafını saran tarihî çarşılara bırakıyorum. Burası şehrin kalbinin en gürültülü, en samimi ve en lezzetli attığı yer.
Meydana adım atar atmaz etrafı saran taze çekilmiş isot kokusu, dükkânlardan yükselen mırra (acı kahve) kokularına karışıyor. Bakırcılar Çarşısı’ndan gelen çekiç sesleri, esnafın birbirine bağırarak ettiği sohbetler burayı yaşayan bir müze hâline getiriyor. Meydanın hemen yakınındaki tarihî Gümrük Hanı’na girip, avludaki asırlık çınarın altında köpüklü bir menengiç kahvesi ısmarlıyorum kendime. Çevreye bakarken, bu şehrin sadece taşlardan değil; insanından, esnafından, sıcaklığından ve geleneklerinden ibaret olduğunu bir kez daha anlıyorum.
